‘Empati egzersizine ihtiyacımız var’

Seray Şahinler  – Etgar Keret, farkındalık seviyenizi yukarılara çeken, yazdıklarıyla huzur veren bir yazar. Kısa öykünün dünyada en çok sevilen ve takip edilen isimlerinden. Karakterlerin öykülerde kurduğu imajinatif dünyanın okura anlatacak çok şeyi var. “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”, “Uç Artık”, “Kapı Birden Vuruldu” öykülerini okuyup da etkisinden kolayca çıkan var mıdır? 

Bu çarpıcı dünyaların usta sihirbazı aynı zamanda bir senarist ve yönetmen. Sanatçının film retrospektifi, tıpkı öykülerine de yakışacak “Çarpıcı Gündelik Yaşamlar” seçkisiyle Pera Müzesi’nde izleyiciyle buluştu. Gösterimler 31 Mayıs’a kadar hem müzenin oditoryumundan hem web sitesi üzerinden ücretsiz olarak izlenebilecek. “Denizanası” filminin gösterimi için İstanbul’a konuk olan Keret ile keyifli bir yolculuğa çıktık.

Uzun bir aradan sonra bu kez filmlerinizle İstanbul’dasınız. Türkiye’deki okurlarınız sizi heyecanla bekliyordu. Nasıl hissediyorsunuz? 

İstanbul’u hep çok sevdim. Buraya daha önce altı kez geldim. Film gösterimini pandemiden önce planlamıştık. Hatta Meksika’da bir tanıtım videosu çektim fakat Kovid nedeniyle ertelendi. Bir sürü ülkede yazar olarak bulundum. Ama Türkiye’deki okurlar, bir yazarın isteyebileceği en iyi kitle bence. Metni önemsiyorlar, çok ilgililer. Onlarla buluşmak her zaman çok heyecanlı. 

Türkiye’deki okurlarınız öykülerinizle çok sıcak ve güçlü bir bağ kuruyor. Herkes kendine çok yakın hissediyor yazdıklarınızı.  

İsrail ve Türkiye halkı arasında bir ortaklık görüyorum. Her iki toplum ortadan ikiye bölünmüş: Geleneklerine bağlı ama bir yandan da modern. Ben de öykülerde tek bir karakteri yazmıyorum. Toplumun bir kısmını anlatıp diğerini bir tarafa atamıyorum. Kadim olanla güncel olanı ayırmıyorum. Dolayısıyla Türkiye’deki okurlar da buradan ilişki kuruyor öykülerimle. 

Siz geleneksel ve modernlik arasında nasıl bir yerdesiniz?  

Aslında ben de tam olarak bu ikiliğin içine doğdum. Ağabeyim bir teknoloji dehası. Kız kardeşim ise inançlı biri. 11 çocuğu ve 50 torunu var. Henüz 60 yaşında bile değil. 

“Ne zaman dünyayı sarsan bir şey olsa öykü yazarım” diyorsunuz. Sizi yazmak için tetikleyen, harekete geçiren şey nedir?  

Etrafımda duygu uyandıran bir şey karşısında neden bu kadar yoğun hissettiğimi açıklayamadığım zaman yazıyorum öykülerimi. Beni tetikleyen şey de bu. Örneğin ailemle bir yere gittiğimde, herhangi bir şeye duygulanıyorsam; ben ağlarken onlar da ağlıyorsa bu bir hikâye değil. Ama ben ağlarken bana bunun aptalca olduğunu söylüyorlarsa orada yazılması gereken bir şeyler vardır. Sizi anlatmak için gözünüzle, kolunuzla, ayağınızla ilgili birçok şey yazabilirim. Ama bunların hiçbiri özünüzü yansıtmaz. Öykülerimde yakalamaya çalıştığım şey, elinizi bir kutuya soktuğunuzda keşfedecek daha çok şeyin olmasıdır. Etrafınızda her zaman görünenden daha çok duygu vardır. Her gün neyle karşılaşacağımı bilmeyerek uyanıyorum. Çok zor bir gün olabilir ya da kendimi bir plajda bulabilirim. O günü bir katil gibi de yaşayabilirim. Hayatın gündelik durağanlığını kıran bir şey bu. Her akşam yattığımda yarının nasıl olacağını düşünerek değil, bugün böyle bir gün yaşadım diyerek uyuyorum. Bakalım bugün ne deneyimleyeceğim? 

Öykülerinizde ve filmlerinizde “umut” hep ön planda. Hayattan ve gelecekten umutlu musunuz?  

Hayata karşı üzgün fakat umutlu hissediyorum. Etrafıma baktığımda neden her şeyi mahvediyoruz, diye düşünüyorum. Ama günün sonunda umutluyum. Çünkü her zaman daha iyisini yapmak istiyorum. Bunu hep birlikte başarabiliriz. 

Edebiyatın bu noktada iyileştirici gücü nedir? 

Yaşadığımız bu dönüşümü teknoloji ve sosyal medyayla bağdaştırıyorum. Ve sosyal medyayı suçlu buluyorum. Sevdiklerimizi, sadece bizim gibi olan insanları ve kendi imajımızı öncelemek, bizi dış dünyayla olan sürtüşme hâlinden koruyor. Aslında ihtiyacımız olan şey biraz empati egzersizi yapmak. Benzer ezilmişlikleri yaşamadığımız, aynı “öteki” olmadığımız insanların yerine kendimizi koymaya ihtiyacımız var. Sanattaki “politik doğruculuk” ise süreci tehlikeli bir yere götürüyor. Aslında kendimizi bir başkasının yerine koyabileceğimiz bir yer kalmadığı için de bu karşılaşmaları yaşamıyoruz. Artık suç dizilerinde kimin katil olduğunu ilk bölümü izlediğimde çıkarabiliyorum mesela. Kimin katil olması uygun olur, diye soruyorum. Çünkü sadece onun katil olması uygun olabilir. 

Yazarlar yaşadıkları coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Siz İsrailli bir yazar olarak Filistinli Samir El-Yusuf ile bir bomba saldırısının ardından “Gazze Blues” adlı kitaba imza atmıştınız. Bu da bir empati egzersizi olmalı. O günden bugüne dünyada çok bir şey değişmedi. Tam tersi yeni savaşlar yaşanıyor; çöküş hızlandı. Yaşananlar karşısında neler hissediyorsunuz?  

Kesinlikle. Teknoloji ilerledikçe ve sahip olduğumuz olanaklar arttıkça toplumsal çöküş hızlanıyor. Herkes bir topluluktan olmaktan ziyade daha da bireyselleşiyor. Ve sadece kendi zihninde yaşıyor. İçinde bulunduğumuz çağda duygularımızı, varmak istediğimiz yeri adalet ya da ahlakla karıştırıyoruz. Geçmişte insanların bazı değerleri olurdu ve ona göre yaşarlardı. Ama günümüzde değerlerin yerini ilgi ve çıkarlar aldı. Bu çıkarlar doğrultusunda ahlaki değerleri kurguluyorlar. Siyah haklarını savunurken kadınları dışarıda bıraktığınızda ya da kadınları savunup trans bireylerin hakkını dışarıda bıraktığınızda bu gerçek adalet olmuyor. Sizden daha büyük birtakım değerleri bir şekilde kılıfına uydurmaya çalışıyorsunuz. Hepimiz kanunsuz bireylere dönüştük. Kırgınlık ve incinmişliklerimizden ötürü kendi kanunlarımızı yazıyoruz. 

“Alice Covidland’de”

Pandemi sürecinde “Outside” adlı bir kısa film çektiniz. Bu da bir öykü tadında. Film karantinanın kaldırılmasından üç gün sonra bile kimsenin evden çıkmayacağının bilindiği bir gelecekte geçiyor. Nasıl gelişti filmin hikâyesi?

Evet, aslında kısa öykü olarak başladı. New York Times’ın “Decameron” adlı öykü antolojisinde yer almak üzere yazılmıştı. Inbal Pinto koreografik iş birliği yapmak istediğini söylediğinde, “Tamam yapalım. Fakat bunun öyküden tamamen farklı olması gerekiyor; yoksa okumaya üşenen insanlar için bir film oluruz” dedim. Bu daha çok psikolojik bir hikâye. Ama bir yandan da gerçekçi. Dansın büyülü bir anlatımı var filmde. O zaman bir peri masalı yaratalım ve “Alice Covidland”de olsun dedim. İlk kapanmalar sırasında çektik. Ben de böylece ilk kez WhatsApp üzerinden yönetmenlik yapmış oldum. Dansçıların birlikte dans etmeleri gerekiyordu fakat bir araya gelememiş olmaları Kovid’in güçlü bir metaforu oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.